6 sayfanın 3. sayfası İlkİlk 123456 SonuncuSonuncu
85 sonuçtan 31 ila 45 arası gösteriliyor.

Konu: Mimarlar Odası 42. Dönem Seçimleri (Şubat 2012)

  1. #31

  2. #32
    Kayseri seçimlerinde Şube Başkanı Hakan Mahiroğlu'nun yaptığı konuşma:

  3. #33
    DİMP'ten Sol.org.tr kaynaklı bir haber:
    http://www.dimp.org/index.php?option...=616&Itemid=45


    Ödüllendirilen Mekan ve Mimarın Konumu / Sıla Karataş
    Ağa Han Mimarlık Ödülleri, dünya mimarlık camiasında tartışılmaz derecede saygın bir yeri olan bir ödül. “Müslüman toplumların ihtiyaçlarına cevap veren” ve “İslam kültürünü yaşatan ve koruyan” çağdaş mimarlık örneklerine verilen bu ödül, Şii İsmailağa mezhebinin imamı Ağa Han’ın adına veriliyor.
    1977’den beri üç yılda bir verilen ödülü finanse eden kurum Ağa Han Geliştirme Vakfı. Yoksul Müslüman ülkelerinin eğitimde, sağlıkta, tarımda, ekonomide ve kültürel alanda kalkındırılması misyonuyla Ağa Han hanedanlığının işbölümüyle hareket eden bu vakfın müşterekleri arasında salt zengin Müslüman ülkeler değil, Kanada ve ABD gibi batılı ülkeler de var.
    Bu yıl beş ayrı projenin eşdeğer ödüle layık görüldüğü 11. Ağa Han Mimarlık Ödülleri’nde Türkiye’nin “yıldız mimar”larından biri olan Emre Arolat’ın tasarladığı, 2006’da Edirne’de tamamlanan İpekyol Tekstil Fabrikası da ödül aldı. 33 yıldır verilmekte olan ödülün tarihinde ilk defa bir endüstri yapısına layık görülmesi, hatta bu büyük ödülün 401 dünya mimarı arasından bir Türk mimara verilmesi ulusal basında ve Türkiye mimarlık camiasında olay yarattı. Ancak ilk bakışta takdire şayan bulunabilecek bu olayın bugün için tartışmaya açık yönleri var.






    Bu yazıya zemin oluşturan “tahrik unsuru”, bu yılki seçici kurulun ödüle gerekçe olarak yapının “çalışanların refahı ile işveren üretim hedeflerinin mekana entegrasyonunda mimar ve işverenin başarılı işbirliğine iyi bir örnek teşkil etmesi”ni ve “yönetim ve üretim alanlarını aynı çatı altında buluşturan, dünyadaki endüstri yapılarının pek çoğunda rastlanan hiyerarşik düzenleme ve kötü yaşam koşullarından uzak duran mimari çözümlemesi”ni sunmalarıdır.


    Burada tartışılmasını gerekli gördüğüm mesele mimar-işveren birlikteliğinin “başarısı”ndan öte, yapının tasarımında ana belirleyenin yani tasarımda nihai olarak gözetilenin sağlıklı ve konforlu bir çalışma ortamı yaratarak işverenin üretim hedeflerini artırmak olması. Burada mimarlık etiği bağlamında yanlış bir değerlendirme var. Mimari tasarımın amacının esas olarak “topluma ve bireylere sağlıklı fiziksel çevre üretimi” olduğunu teslim ediyorsak eğer, endüstriyel üretimde verimliliğin yani kârın gözetildiği böyle bir mekanın tasarımını, “kullanıcıları” açısından ne kadar sağlıklı, aydınlık ve ferah mekanlar yarattığından ziyade, yapı-kullanıcı ilişkisinin ele alınma biçimleri üzerinden değerlendirmek gerekir.
    Açıkçası bugün bir fabrikada mekan işçiye değil, patrona ait. Diğer bir deyişle işçiler yani fabrikanın “kullanıcı”ları için tasarlanması gereken bir yapının mekan örgütlenmesindeki itkinin, işçilerin daha iyi koşullarda daha verimli çalışacakları göz önünde bulundurulduğunda, nihai olarak patronun kârı olduğu anlaşılıyor. Nitekim ödülünü işvereniyle beraber almaya giden Emre Arolat’ın 25 Kasım tarihli Radikal röportajında söyledikleri bu itkiyi destekliyor: “Edirne’de kurmayı planladığı yeni fabrikası için bana ilk geldiğinde, İpekyol firmasının sahibi olan sevgili Yalçın Ayaydın’a, gördüğüm fabrikaların neredeyse hepsini, içinde üretim yapılan cezaevlerine benzettiğimi söylemiştim. Kendisi tam bir beyefendidir. Beni dinledikten sonra kapıyı çarpıp gideceğine, ‘O zaman bana mükemmel bir fabrika tasarla. Avrupa’da bile örnek olsun, cezaevine benzememek bir yana, içinde çalışan herkesin mutlu olabileceği bir yapı istiyorum senden’ demişti. Bir yatırımcının mimar olarak bana güven duymasını, üstelik bu duyguyu bir şekilde hissettirmesini çok önemserim. Kuşkusuz bu durum bir yandan benim elimi rahatlatırken diğer taraftan sırtıma müthiş bir sorumluluk yükler. Hem ağır hem de keyifli bir sorumluluktur bu. Bu yüzden ödülü almaya Yalçın Bey’le birlikte gittik.” İşçilerin “mutluluğu”nun patronun işine geldiğini söylemenin gereği bile yok…






    Hızlı sanayileşmeyle beraber endüstriyel üretim mekanlarının kalitesinin işçilerin sağlığını tehdit edecek denli kötüleştiği, işçilerin tıkış tıkış bir ortamda, endüstriyel atıkların arasında çalıştıkları bir gerçek. Burada, kapitalizmin temelindeki “daha fazla kâr” dürtüsünün mekan üzerindeki etkisi aşikar. Öyleyse biz işçilerin daha sağlıklı koşullarda çalışmasına, aydınlık ve ferah bir çalışma ortamına neden “hayır” diyelim?
    İpekyol Tekstil Fabrikası’nın ödüle değer bulunmasındaki bir diğer sebep, yapının “yönetim ve üretim alanlarını aynı çatı altında buluşturan, dünyadaki endüstri yapılarının pek çoğunda rastlanan hiyerarşik düzenleme ve kötü yaşam koşullarından uzak duran mimari çözümlemesi” idi. Peki, mekanın hiyerarşik düzenlemesinin işçi-patron gerilimini “nötrlemesi” bir endüstri yapısında gözeteceğimiz ana tasarım prensiplerinden bir olmalı mıdır?
    Kaba bir ifadeyle söylemek gerekirse, bugün için işçi-beyaz yakalı-patron ayrımının mekansal olarak ortadan kaldırılmasının, mekanın asıl sahipleri yani işçiler açısından ne gibi bir kazanımı olacaktır? Söylemeye çalıştığım, işçilerin yaşayabilmek için çalışmak zorunda oldukları bir dünyada, bu örnekte olduğu gibi işçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesinin veyahut sınıfsal olarak denk bir konumda bulunmadıkları yönetici ve patronlarla aynı fiziksel ortamı paylaşmalarının, onlarla mekansal birlikteliklerinin sağlanmasının gerçek bir karşılığının bulunmadığıdır. Dolayısıyla, mekansal ayrışmanın kaldırılması sınıfsal ayrışmayı yok edemediğinden, işçilerin günde 13-14 saatlerini hapsoldukları aydınlık ve ferah fabrikalarında “haz duyarak” geçiriyor olmaları bu ödülün takdir ve teşvik mekanizmalarını meşru kılamıyor yazık ki… Üstelik sınıfsal ayrışmanın “üstünün örtüldüğü” bir fabrikanın, bir yerde AVM’lerden farkı kalmıyor. Burada yine Emre Arolat’a kulak verelim: “ Beyaz ve mavi yakalılarla işçiler, kapalı kapılar ve bölücü duvarlar arasında sınıfsal ayrışmayı iliklerinde hissetmiyorlar. Zira İpekyol yapısı böyle bir durumun sürdürülemeyeceği kadar şeffaf. Gün içinde dışarıda havanın nasıl olduğunu izleyebiliyor, molalarda bahçede dinlenebiliyor, hatta spor yapabiliyorlar. Yemeklerini yine görsel olarak bahçeye açılan, aydınlatmasından oturma birimlerine kadar titizlikle tasarlanmış bir mekanda yiyorlar. Ama hiç kuşkunuz olmasın, tüm bunlara rağmen, tabii ki akşam olunca bir an önce evlerine gitmek için can atıyorlar!”
    Emre Arolat, işçilerin gün boyu neredeyse aralıksız çalıştırıldıkları bir fabrikadan değil de, sanki bir dinlenme merkezinden bahsediyor. Bir Alman mimarlık dergisinde iddia edildiği üzere “işçilerin akşam eve gitmek istemedikleri fabrika”nın yaratıcısının bu denli naif olmasını nasıl anlamlandırabiliriz?
    Doğrusu Emre Arolat’ın “mimarca” kaygılarla binasına getirdiği açıklamaları beni şaşırtmıyor. Bugün mimarlık pratiğinin toplumla ilişkisinin yok denecek kadar az kurulduğu bir dünyada yaşıyoruz. Yirminci yüzyılın mimarlarının “topluma ve insanlığa hizmet” şiarıyla ürettikleri mekanları mumla arıyoruz. Ya da iki yüz yıl öncesinin hızla endüstrileşen dünyasında emekçilerin yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanabileceği, kendi kendine yeten, tarımsal ve endüstriyel üretimin kol kola gittiği kentler kurmaktan bahsediyordu örneğin ütopik sosyalistler. Yapılı çevreyi değiştirmek bir yana, hayatı ve toplumsal örgütlenmeyi değiştiriyorlardı kurguda da olsa. Üzülerek belirtelim ki, bugünün mimarlarının güzel mekanlara dair hayal kurmaya ihtiyaçları olduğu kadar, toplumsal bir etkinlik yaratabilmek adına kolektif bir harekete de ihtiyaçları var. Bu söylediğim, biraz olsun toplum için çalışan bugünün mimarlarına haksızlık etmek anlamına gelmemeli elbette; lakin mimarlık pratiği piyasa belirleniminde gerçekleştiği oranda işveren-mimar ilişkisi mimarın sorumluluğunu daha çok “mekanikleştiriyor”, yani mimar toplumsal sorunlara ürettiği yanıtları, mekansal araçlarını “dili”nin döndüğünce meşrulaştırıyor; bu süreçte de mesleki sorumluluğuna yabancılaşıyor. 33 yılda bir ilk olarak endüstri yapısı olmasıyla Ağa Han Mimarlık Ödülü’ne layık görülen İpekyol Tekstil Fabrikası’nı bu bağlamda okumak gerektiğini düşünüyorum, mimarlık eleştirisinin salt mekansal eleştiriden ibaret olmadığını teslim ederek.
    Ek olsun, jüri raporunda ödülün gerekçeleri “İşlevsel verimin insancıllık ile bütünleştiği yapı, işverene ticari avantaj sağlıyor. Üretim ve yönetim birimlerinin aynı binada yer alması ekiplerin birbirlerini görebilmesini sağlıyor. Bu da iç iletişimi geliştirerek takım ruhunu güçlendiriyor. Müslüman dünyasının hızla sanayileştiği bir dönemde, Türkiye dahil olmak üzere pek çok ülkenin, artan işgücü maliyetlerine karşı daha kaliteli ürünler geliştirmesi gerekiyor: İpekyol Tekstil Fabrikası, açık fikirli bir tasarımın nasıl daha temiz, daha güvenli, daha verimli bir işyeri yaratılabileceğinin ve böylelikle yüksek verimlilik ve kârlılık elde edilebileceğinin kanıtıdır." şeklinde sıralanıyor.
    Öte yandan Atilla Dorsay 28 Kasım tarihli yazısında şöyle diyor: “Olay, Türk mimarlığının nasıl bir atılım içinde olduğunu bir kez daha gösteriyor. Unuttuğum ve diplomasını sanki çöpe attığım güzel mesleğim adına gurur, kendi adıma ise üzüntü duydum!.. Umarım bu, her gün her yanında mimarların hiç karışmadığı binlerce yapı üretilen ülkemizde bir devrim yaratır. Bırakınız ücra köşelerdeki evleri, camileri, kamu binalarını... Ama sayın başbakanımız bile geçen gün Asya yakasında 'yeni bir Selimiye camii' yapılacağını açıklamadı mı? Başbakanın, gerçekten de görkemli bir camiden yoksun olan bu yaka konusunda haklı ve iyi niyet sahibi olduğuna inanıyorum. Ama lütfen, yeni bir Selimiye veya Süleymaniye yapmaktansa, işi ünlü mimarlarımıza havale edip yepyeni ve farklı bir eser yaratmak çok daha iyi değil mi? Kopyacılık hiçbir sanatta desteklenen bir tavır değildir. Mimarlarımızı çok daha sık hatırlayalım, onları özgür bırakalım ve Yeni Türkiye'nin inşasında daha çok görev verelim.”
    Her türlü estetik kaygının AKP iktidarında “karşılık bulduğu” Yeni Türkiye’de mimarlarımızın da parmağı olsun! Fazla söze gerek yok aslında; Emre Arolat’a ödülünü takdim eden Katar Emiresi Şeyh Moza Bin Nasser, Erdoğan’ın davetlisi olarak yakında İstanbul’a geliyor.


    Sıla Karataş











    kaynak: http://www.sol.org.tr

  4. #34
    Bu duruma Twitter'da yaptığım yorum: (Twitter kullanmayanlara not: lütfen aşağıdan yukarı okuyun)
    Name:  Ömer Yılmaz (oyilmaz) Twitter'da - Google Chrome_2012-02-15_08-56-08.png
Views: 301
Size:  70,2 KB

  5. #35
    Metin Karadağ'dan ulaşan email:
    Sayin Omer Yilmaz,
    Sayin Ahmet Turan Koksal,

    Beni kendi SANSURFORUMUNUZDA engelleyerek sizinle yazismak zorunda kalmaktan kurtardiginiz icin tesekkur ederim.
    Ayrica, bu basarinizdan dolayi da sizleri tepe tepe kutlarim...

    Garip degil mi, daha once defalarca acikladigim konulari (CED, vs) sanki yeni bir seymis gibi nadan bir istahla yazmaya devam ediyorsunuz.
    Beni engelemeyi ihmal etmeden...
    Belki de seciyeniz geregidir bu davranislariniz, bunun da her zaman bilincindesiniz zaten; soylemis/yazmistim; hoduk muhabbetlerinden hoslanmam diye...

    Hem ben "AKP'liler geliyor!" demedim ki; sadece AKP'lilerin "siyasetten arinmis bir mimarlik" soyleminin samimiyetsizliginden soz ettim, o kadar.
    Siz bu son yediklerinizle Mimar Mahmut kadar bile olamadiniz.
    Sizin yaninizda bir hayli efendi kaldi, garip degil mi?...

    Ben forumunuzda kisitlanarak engellenmis uyeligimle ekteki fotograflari (1) ve (2) foruma yerlestiremezken tumip kahvaltisindaki AKP Milletvekili'nin pozu (3) yetisti geldi...
    Bu uc fotografi kendinize masaustu yapmaniz icin eklliyorum...

    Neymis; demek ki "siyasetten arinmis bir mimarlik" soylemi hikaye imis...

    Tabii ki bu yaziyi basbasa bir gorusme olarak degil, acik mektup olarak ese dosta da gonderecegimi biliyorsunuz...
    Yolunuz yol degil... Ama yine de acik olsun.

    Gule gule...
    Metin Karadag

    Name:  (3) AKP Milletvekili.jpg
Views: 303
Size:  109,3 KBName:  (2) tummimarlar.jpg
Views: 253
Size:  61,0 KBName:  (1) Ne is.jpg
Views: 265
Size:  37,6 KB

  6. #36
    Sayın Karadağ,
    Siz de ÇDTM de TÜMİP de Oda da umurumda değilsiniz. Umurumda olan mimarlık ortamının sorunlar kaşısında örgütlenememesi. Umarım bu defa ve son olarak doğru tarafından anlarsınız.

    Foruma yazmıyor olacağınızı anlıyorum, umarım bu sözünüzde durursunuz. Ben sizi engellemedim ama siz kendinizi engelleyin bence.

  7. #37
    Evet ÇED eski mesele. Eski olunca saçma uygulama zaman aşımına uğruyor herhalde. Bu ülkede ne yazık ne kadar önemli şeyler zaman aşımı yüzünden sümen altı edildi. Bu da edilsin.

    Metin Bey'in karıştırdığı bir şey var. Diğer grubu bizim desteklediğimizi filan zannediyor. Ben desteklemediğimi belirttim. Onlar kötü olduğundan değil. Ya da içlerinde kim var bilip bilmediğimden değil. Okudum uzun uzun seçim bildirgelerini. Yine aynı bir sürü güzel şey. Demokratik, eşitlikçi, emekten yana, daha dolu. Bunları istemeyen mimari grup olabilir mi? Bir mimar bile kendi kendine aldığı eğitimle, jürlerdeki eşitlikçi tutumla pişer. Bunları istememek imkansız. ben daha farklı açılımlar bekliyordum. Çıkmadı bir şey. ne yapalım zorla değil ya.

    Açıkçası onların AKP ile olan ilişkilerini bilemem. Beni de ırgalamaz.

    Ama zamanında sizden birileri bana ve Ömer Yılmaz'a açık açık AKP'li demişti. Açıkçası bir siyasi partinin "küfür" olarak kabul edilmesini anlamsız buluyoruz da merak ettik sorduk. "Nereden çıkardın, ihaleye girmişliğimiz mi var, kayırılmışlığımız mı var, yolsuzluğumuz mu var, ya da yarışma dışı bir proje ile diğer mimarların önüne geçip kucağımıza proje verilmişliği mi var? Ne var? Yani parti toplantısına mı katıldık, üyelik mi aldık, belediyeye adam mı soktuk? ne yaptık bir AKP'li CHP'li ya da MHP'li ne halimiz var bir söylesen" dedik.

    "Yok öyle değil" dedi.

    Nasıl pekiyi.

    "Sizin haberiniz yok sizi kullanıyorlar"

    Acilen ilaç alması lazım. Size muhalif olanların hepsi belli değil mi? Bu yönetimden kötü yönetilemez dedik. Söylemimiz buydu. Haklı da çıktık.

    ODA'YI ARTIK KİMSENİN TAKTIĞI YOK. Akp odayla mı uğraşacak. Ne vardı da sırf ODA yüzünden vageçti. Biz de AKM için çaba sarfettik, Moda Otoyolu için. Davalar açıldı kapandı. Oda'nın kazandığı da oldu, kaybettiği de. Hah Taksim'e tüy dikiliyor. Oda'yı tek başına bıraksak ne yapacak. Koca bir hiç. Biz de müdahiliz. Uğraşıyor ve kamuoyu oluşturmaya çalışıyoruz. Bizim de gücümüz belli. Ama koskoca Oda bu hale mi düşecekti. Bu kadar mı güşsüz kalacaktı.

    Açıkçası ben de takmıyorum artık Oda'yı. Veriyorum aidatımı. Geliyor dergiler. Bazıları dolu bazıları bomboş. Dolu olanları okuyorum. Boşlara bakmıyorum. Zaten ne yazık yakında bakanlık zaten düğmeye basacak. Harç alma hakkı bitecek Oda'nın.

    27 yıldır aynı görevde olanlar artık yeter. Oda'yı bu güçsüz hale siz soktunuz.

    15.000 üyesi var. 2.500 civarında oy alınıyor. 1.500'ü ÇDTM ve onun da en az 1000 kişisi "Aman dinciler geliyor diye kandırılanarlar" 1000 de diğer grup alıyor. 12.500 kişi ise hiç takmıyor.

    Üyesi bile takmıyor Oda'yı ki gelip bir oy kullanmıyor. Yakında 20 yıllık mimar olacağım. 9 kez oy verdim. Seçimleri hiç kaçırmadım. Oda güçsüz olduğu halde gelip yine oyumu vereceğim.

    Sorularımı yanıtsız bıraktı diye. Sırf seçim gününe 3 gün kalmadan yönetim kurulunu açıklamayan ve BUNU BİR ÖZELLİK OLARAK GÖREN SAMİMİYETSİZ ÇDTM'ye karşı bir oy gitsin diye.

    ÇED MED geçtim onların. Ayıp yahu.

    Gizli saklı liste. Çok önemli ya. Son günlerde süpriz yapılacak.

    Yahu siz kimsiniz. Ayıp!!!! Yıllardır oradasınız. Hiç mi gözünüzde büyümüyor. Hiç mi demiyorsunuz yahu gençler gelsin yöneticilik saymanlık yapsın. Ayıp . Ayıp.

    Mimarlığın önündeki en büyük engel sizmişsiniz. Yediniz bitirdiniz Oda'mızı. Artık kimsenin takmadığı güçsüz takatsiz halde bıraktınız.

    Haaa bu arada. Bundan 2 önceki seçimde. Kim çağırdıysa artık, bundan önce hiç oy vermeyen Kadir Topbaş geldi oy verdi. Ben de 24672 no'lu üyeyim. Onun oy verirken benden hiç bir farkı olmamalı. Hatta ben el üstünde tutulmalıyım. Muhalif olduğum için farklı bir ses ürettiğim için.
    Kanıt isterseniz apaaçık fotosu var. Çıkarır koyarım ortaya. Kadir Bey geldiğinde Sayın Eyüp Muhcu'nun ceketini ilikleyerek onu kapıda karşılaması ve onunla beraber taaa sandığına kadar gitmesi ve sırıta sırıta o oy verdikten sonra onu yeniden kapıya kadar yolcu etmesi, mimarlık onurumun ODA bakışı ile zedelenmesine tek sebeptir.

    Bunu onarabilecek mi yukarıdaki bu resimler? Eyüp Bey'in merkez başkanı olması onarabilecek mi?

    Ha onarabilecek mi?

  8. #38
    Twitter TÜMİP hesabının gönderdiği 3 videoyu sırasıyla ekliyorum:

    Ali Reyhan Esen

  9. #39

  10. #40

  11. #41

  12. #42
    Bir parti milletvekili Oda'ya aday bir grubun toplantısına neden katılır? Açıkçası bunu aklım alamıyor. O milletvekili mimar olsa yine de olabilir diye düşüneceğim, iktisatçı.

  13. #43

  14. #44
    Mehmet Bey'i dinledim şimdi: Kamuda çalışan mimarlar için MO bir şey yapmıyor diyor, çok haklı.

    Ama şunu da eklemek lazım: Mehmet Bey'in yönetici olduğu İBB de mimarlar için hiç bir şey yapmıyor. Hem de kapasitesi yüzlerce kat fazlayken.

  15. #45
    Alıntı Orijinal metin Omer Yilmaz tarafından gönderilmiş Mesajı Görüntüle
    Bir parti milletvekili Oda'ya aday bir grubun toplantısına neden katılır? Açıkçası bunu aklım alamıyor. O milletvekili mimar olsa yine de olabilir diye düşüneceğim, iktisatçı.
    Kadir Topbaş mimar da bir şey oluyor mu diyeceğim. Haliç Köprüsü filan.

    Ancak yine de size katılıyorum Ömey Bey. Çok anlamlı bulamadım. Bazen bir mmimar bile bu tür ODA işlerine yatkın değilken, İktisatçı zor tabii.

Konu ile İlgili Bilgi

Users Browsing this Thread

1 adet kullanıcı bu konuyu ziyaret ediyor. (0 üye ve 1 ziyaretçi)

Konunun Etiketleri

Mesaj Yazma Hakları

  • Yeni mesaj gönderemezsiniz
  • Mesajlara cevap veremezsiniz
  • Mesajlara ek yükleyemezsiniz
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •