7 sayfanın 3. sayfası İlkİlk 1234567 SonuncuSonuncu
95 sonuçtan 31 ila 45 arası gösteriliyor.

Konu: Emre Arolat

  1. #31
    Emre Arolat

    Cube

    Arolat Mimarlığın mirasını aldığımı düşünmüyorum doğrusu. Tanrı korusun!

    “Türk Beşleri” konusunda “arif”in de bir sorusu var. Bu konuya, o sorunun cevabında tekrar değineceğim. Ancak bu noktada, kişisel olarak çok önemsediğim bir konuyu vurgulamak istiyorum:
    Türkiye’de mimarlık eleştirisi konvansiyonu, Türk tasarımcısının ürünleri üzerinden yapılma yönünde gelişmemiştir. Bunun sonucu olarak da “kuram” ve “pratik” sanki birbirlerinden kopuk iki ilgisiz bağlama dönüşmüş, Kuramcı-Pratisyen gibi iki ayrı kutup kendiliğinden oluşuvermiştir. İlk aklıma gelen, Bülent Özer, Suha Özkan, İhsan Bilgin, Gürhan Tümer, Aydan Balamir, Aykut Köksal, Mine Kazmaoğlu, Tansel Korkmaz, Bülent Tanju, Sercan Yıldırım ve Ali Cengizkan gibi isimler, bu türden, yani yerli tasarımcıların ürünleri veya mesleksel duruşları üzerinden değerlendirmeleri, evrensel nitelikte yapabilecek donanımda kişiler. Bu kişilerin eğitici ve eleştirici kimlikleri, tasarım üretme kimliklerinin önünde olmasına karşın, sözgelimi, yeni sonuçlanan bir yarışmanın projelerinin değerlendirilmesi pek de bu kişiler tarafından yapılmaz. Daha da kötüsü, Türkiye’de uygulamada gerçek düşünsel bir sancı yaşayarak üreten az sayıdaki tasarımcının ürünleri, bu eleştirel ortamdan nasiplenemezler bir türlü. Bu “iş”lerin ne kadar para kazandırdığı, ne kadar satılabilir olduğu gibi, düşünsel bir derinlik içermeyen, sığ bir zeminde tartışıldığı ile kalır genellikle bu ürünler.

    Son dönemde, Uğur Tanyeli, Arredamento Mimarlık Profilleri üzerinden, bu kopukluğun ilacı olabilecek “köprü”leri kuruyor. Kendisinin bunu, yukarıda anlatmaya çalıştığım kopukluğa bir çareymiş gibi değerlendirip değerlendirmediğini veya böyle bir köprüyü kurmak gibi bir amacının olup olmadığını bilemem. Ama kişisel olarak çok iyi bildiğim bir durum, onun “profiller”deki değerlendirme yazılarının, “uygulayanlar” tarafından çok önemseniyor olduğu. Uygulamacının bu konudaki “aç”lığı, bu önemi körüklüyor. Bu yazıların, ortam için faydalı, dahası elzem olabilecek “polemik”leri yaratıyor olduğu da başka bir gerçek. Baksanıza, Bir “Türk Beşleri” saptaması üzerinden neler konuşuluyor...

    İkinci sorunuza gelince;
    Okulda, özellikle Türkiye’deki pek çok okulda, öğrencilerin hiç de iyi bir eğitim aldıklarını
    düşüncesinde değilim. Öğrenciler bürolara hazır gelmiyor. Çok ayrıcalıklı birkaç örnek dışında, bırakın tasarımda ciddi bir rol almayı, projeyi okuma yetkinliğinden dahi yoksunlar. Durum böyle olunca, en başarılı yeni mezunların bile en az 3-4 yıl büro içinde eğitilmeleri gerekiyor. Bu eğitim de o büroda, o kişiye yapılan bir yatırımdır esasen ki, her dönemde de olanaklı değildir. Belirli bir tasarım niteliğine erişmiş bürolar için çok genel bir durumdur bu.

    Arolat bürosu da -altını çiziyorum, Emre Arolat’ın bürosu değil- zaman zaman bu okul sonrası eğitimi yüklenmiştir. Ancak Büro’nun 41 yıllık geçmişinde yeteri kadar “eğitici” bir platform oluşturduğunu söyleyemem. Bu konu, birinci kuşakla çatışma konularımızın başında gelir ve son yıllarda bizler için gerçekten üzerinde durulan bir sorun olarak algılanmıştır. Bu dönemde, Barış Kansu, şu anda yapım aşamasında olan Bursa Fomara yapısında tasarıma ciddi bir katkı koymuş, İsmail Karatay’da Japonya’da yeni girdiğimiz bir yarışmanın tasarımında üst düzeyde sorumluluk almıştır. Alaaddin Öztürk ise1997 yılından beri bizlerle birliktedir ve bu dönemde üretilen pek çok yapının özellikle uygulama projesi aşamasında değerli katkılar koymaktadır. Barış, şu anda İsviçre’de büyük bir büroda önemli görevler üstleniyor. İsmail ise okul sonrası eğitimini bizim büroda birkaç yılda tamamlayacak ve böyle giderse iyi ve ahlaklı bir tasarımcı olacak. Alaaddin’in Arolat varoldukça çok önemli görevlere geleceğini düşünüyorum.

    Hepsinin zaman içinde bu yapının gerçek ortakları haline gelmesi en büyük hedefim. Benim kafamdaki modelde, birlikte çalıştığımız bu arkadaşların, kendilerini mimarlık dünyasına, Arolat üzerinden kabul ettirmesi var. 5-6 kişilik, birbirini iyi tanıyan bir çekirdek grubun, 15 kişiyi aşmayan bir mimari personelle her türlü işin üstesinden gelebileceğine inanıyorum.

  2. #32
    Emre Arolat

    arif

    Sevgili Arif,

    Kanımca, Tanyeli’nin “Türk Beşleri” tanımını neden “icat” ettiği ve neden etmediği Arkitera Forum’daki cevabında gayet açık.
    Doğrusu bu tarif bence de kuramsal veya düşünsel bir birlikteliği vurgulamak niyetli değil. Ancak böyle olmamakla, müşteri kazanmaya yönelik ortak bir stratejiyi de çağrıştırdığını söyleyemeyeceğim. Burada olsa olsa benzer “duruş”lardan veya “cevap”lardan söz edilebilir ki bunun için de ne düşünsel ne de senin vurguladığın gibi müşteri kazanmaya yönelik bir ortak stratejiye gereksinim olmazdı.

    Tanyeli’nin Türk Beşleri, müşteri kazanmaya yönelik ortak bir strateji belirlemiş olsalardı, bu yönleri ile, yani kazandıkları müşterilerin çokluğu ile ön planda olurlardı. Birinci kuşaktan çaldıkları roller de müşteri sayılarında kendini bulurdu.

    Ancak sen de çok iyi biliyorsun ki burada anılan beş kişinin hiçbiri Türkiye’nin en çok iş yapan, en çok müşterisi olan mimarlık bürolarının sahipleri değiller. Tanyeli’nin tariflediği, yeni ve daha rafine bir metropol mimarlığını talep eden yeni müşteri, halen mimarlara iş dağıtan grubun içinde, çok küçük bir azınlık. Zira, rafine bir metropol mimarlığı talebinin kendisi de rafine bir eylemdir ki ne Türk İnşaat sektöründe ne de Merkez ülkelerinde bunun çoğunlukta olduğunu söyleyemeyiz.

    Türkiye’deki talebin 85 sonrasında gündeme gelen yeni metropolleşme atılımı ile birlikte yeni bir mimari nefaset arayışını ortaya çıkardığını kabullensek de Casaba’ların, Kemer Country’lerin, Ritz Carlton dekorasyonlarının, oduncu kütüğü evlerin ve Topkapı Palace otellerinin maskelerinin düşmesine daha çok var. Hala pastişler ve “gibi olanlar” daha çok prim topluyor “piyasa”da. Bu beşlinin daha fazla müşteri kazanmak gibi bir öngörüsü olsaydı, “gençliklerinin verdiği esneklikle” bu yollara girer ve tozunu da attırırlardı, emin ol...

    Öte yandan, Tanyeli’nin yazısında üzerinde durduğu, beşlinin söz konusu talebi karşılamaktaki becerisinin, aynı zamanda bu mimarlığın ortaya çıkış ve varoluş sebebi olmadığını da en azından kendi kişisel görüşüm olarak vurgulamalıyım. Başka bir deyişle, benim yaptığım mimarlığın, Tanyeli’nin tanımından bazılarınca yanlış anlaşılabileceği üzere, “refleksif” bir “iş” olmadığını belirtmeliyim. Senin sorun, aklıma bu türden bir yanlış anlama korkusunu getirdi.

    Gelelim “eylem farklılıkları” meselesine. Evet, eylemler farklı. Bitmiş ürün üzerinden değerlendirildiğinde, yapılan da farklı. Tasarım yöntemleri, yaşam biçimleri, hatta giysilerimiz bile önemli farklılıklar içeriyor. İş alma, müşteri ilişkileri gibi konularda da her birimizin kişisel yöntem ve davranış biçimleri var. Ama tüm bunlar, Tanyeli’nin söylediklerini değiştirmiyor.

  3. #33
    Emre Arolat

    rennie

    Mimarlık teorisi adına hiçbir şey üretmeyen bir ülkeden “Batı”nın kabul edeceği bir mimarlık çıkarmak mümkün mü? Bu sorunun cevabı için Arredamento Mimarlık dergisinin Kasım sayısında Uğur Tanyeli’nin “Öngörünüm” yazısı ilginç ipuçları veriyor.

    11 Eylül’den sonra, Merkez’in, İslam Dünyası’nın heterojen yapısını kabul etmek durumunda kalması, “Çevre” ülkelerinin birçok konuda yeni değer yargıları oluşturmasını ve en önemlisi de “kendine doğru” bakmasını zorunlu kılıyor. Bu bağlamda, sayısız konferans ve birkaç kitabın da tek başına yeterli olamayacağı açık.

    Öte yandan, kişisel olarak bu ülkede mimarlık teorisi adına hiçbir şey üretilmediği fikrinde değilim. Bizden önceki kuşağın, 50’lerden sonra birdenbire hızlanan üretim eylemini çok da incelikli bir kuramsal zemine oturtamadığı bir gerçek. Hatta bu dönemde üretimin, çok ayrıcılıklı birkaç ürün dışında, hep kuramın çok önünde koştuğunu izliyoruz. Merkez’in Modernizm’in ilacı olsun diye öne sürdüğü tepkisel eylemlerin, postmodernizm, dekonstrüktivizm gibi kıyafetler giyip çeşitli denemeler yaptığı dönemde de Türkiye mimarlığı iyi bir izleyici olmaktan öteye gidemedi. Ancak küresel yaklaşımın egemen düşünce olup Merkez’deki Süpermodernite’nin etkileri birinci elden Türkiye’ye ulaştığı dönemde, -son 5 yıl denilebilir- Türkiye mimarlığı için aynı kuramsal yoksunluktan söz etmek haksızlık olur. “cube”un sorusuna verdiğim cevapta sözünü ettiğim akademia ile pratiğin, daha iç içe, daha bütünleşik hareket etmesi ile, bu gelişimin hız kazanacağını düşünüyorum. Bu kuşaktan, daha fazla Cansever çıkacağı fikrindeyim.

    “Anomim Mimarlık” konusuna gelirsek;
    Alparslan Ataman’ın Arredamento’daki yazısındaki yorumunun epey miktarda yumuşatılmış sert bir eleştiri olmadığını, tam da tersine, mimarın arka planda kaldığı bu tutumun o yazı ile olumlandığını biliyorum. Burada üzerinde durulan, mimarın arka planda “bırakıldığı” bir durumdan ziyade, arka planda “kalabilmeyi” amaçladığı bir tasarım biçimidir. Bu da bilinçli bir seçimdir ve kanımca başarılması çok zor olan, çok çaba gerektiren bir durumdur. Yalnızca bu zorluk bile, üstesinden gelinebildiğinde önemli ufukların açılacağının kanıtıdır. “Kabul Görme”nin de çok ötesinde bir uğraş...

  4. #34
    Emre Arolat

    fıstık

    Mimari Proje Yarışmaları, birçok ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de ciddi bir mimarlık zemininin oluşmasını; çok az miktarda ve kısa süreli de olsa, yarışma konusu yapı veya düzenleme üzerinden, meslek içi olduğu kadar, meslek dışı kişi ve kuruluşlarda da mimarlık konularının gündeme gelmesini, tartışılır olmasını sağlayan önemli bir kurum. Yazık ki “Merkez” ülkelere oranla Türkiye’de yarışmaların sayıları gittikçe azalıyor.

    Örneklediğiniz 3 yarışmanın da içinde olduğu son dönem yarışmalarında alınan sonuçlar, esasen sorunuzun kanımca en can alıcı bölümünü içeren “jüri oluşumları” hakkında sorgulama yapılmasını gerekli kılıyor. Son dönem yarışmaların sık sık karşılaşılan kimi jürilerinin, yarışmaya katılan yeni kuşağın epey ardında kaldığını belirtmek doğru olacak.

    Alışıldık kalıpları zorlayan, yeni soluklar getiren, çağdaş yaklaşımları yadsımayı, yerel bir defans mekanizmasına dönüştüren bu tür jüri üyelerinin birçok yarışmada çoğunlukta olması, düşünsel altyapısı üst düzeyde olan onlarca meslek adamının bu kurumun dışında bırakılmaya çalışılması, hep bu “iyi işleyen kötü çark”ın işi. Esas üzüntü verici olan da kişisel düşmanlıkların, dostlukların ve ilişkilerin, jüri-yarışmacı etiğini zorlar duruma gelecek kadar orta yere çıkması. “Ankara Büyükşehir Belediyesi Belediye Sarayı ve Sosyal Tesisleri” yarışmasında, bu türden bir düşmanlığın yanlış hedefe yönlenen okları, bu kere beni yaraladı.

    Tüm olumsuzluklara karşın halen en temiz kalmış kurumlardan biri olduğuna inandığım Mimari Proje Yarışmaları’nın yepyeni bir jüri listesine ihtiyacı olduğuna, gönülden inanıyorum.

  5. #35
    Emre Arolat

    arif berhaz

    Hiçbir bilgim yok.

  6. #36
    Emre Arolat

    zeynep

    Bu proje, son dönemde gerçekleştirmiş olduğumuz ve bizim için önemli olduğunu düşündüğümüz adımlardan biridir. Ortaya koymaya çaba gösterdiğimiz mimarlık düşüncesinin epey “katıksız” olarak kendini bulabildiği bir tasarımdır. Buna karşın, herhangi bir tasarımının bir mimar tarafından “idolleştirilmesi”ni de çok tehlikeli buluyorum. Evet, bu proje önemli bir adımdır, bu adım atılmış ve arkada kalmıştır.

    Web sayfamız da sanal zeminin dünyaya verdiği en zehirli hediyelerinden biri olan “geçicilik” gerçeğinden nasibini alacak ve yakında “yenilenecek”tir elbet.

  7. #37
    Emre Arolat

    boğaçhan

    1.Kalamış’taki konut blokunun kentsel duruşu ile çevreyi yok sayan ve ezici bir kitle etkisi yaratan bir yapı olduğunu düşünmüyorum. Alıntı yaptığınız yazının tümünü dikkatlice okuduğunuzda, yapının kent ile olan ilişkisinin çok önemsendiğini fark edeceksiniz. Bu yapının yakın çevresinde bulunan ve neredeyse tümü son yirmi yıl içinde inşa edilmiş olan diğer konut yapılarının kente ve yaşayanlara sizin deyiminizle “bir şey kattığını” ve bu yapının “katmadığını” ise hiç düşünmüyorum.

    Yukarıdaki düşüncelerden hareketle, yazıdan çıkarmış olduğunuz sonuca da itiraz edeceğim. Yazınızın alıntı yaptığınız bölümlerinde üzerinde durulan düşünce, farklı dönemlerde, farklı yönetim mekanizmaları tarafından ele alınan “kentsel tasarım” disiplininin yeniden sorgulanmasını sağlamak amacı ile kurulmuş idi.

    2.a. Bu yazıda “şık” kelimesini hiç kullanmadım.
    b. Biçimin tek referans olduğu çok kişisel bir yargı oldu. Ben öyle düşünmüyorum.

    3.a. Seçici davrandığımı ve mimarlık adına kaygılar taşıdığımı söylüyorsunuz, teşekkür ederim. Size sunulanla görülen arasındaki farkların çelişkisi de kişisel bir yargı. Ben çok “doğrudan” sunduğumu düşünüyorum.
    b. Sunum tekniklerinin güncel sunum dilleri ile paralellik kurması konusunda da inanın, hiçbir endişem yok. Kendi elimle de çizerim gerekirse.
    c. “Mimarlık Medyası”nı “Ürüne Meşruiet Zemini Yaratmak Amacı İle” kullandığımızı söylediğinizde, medyanın işlevlerini çok azımsamış olmuyor musunuz?

  8. #38
    Emre Arolat

    bigman

    Mimarlıkta “yetenek” konusuna pek inanmıyorum. Olsa olsa “yeteneksizlik” önemli bir olumsuz etki yaratabilir. Yeteneksiz olmayan bir “normal yurdum insanı”nın bilgi ve görgüsünü arttırarak, çok çalışarak, çok okuyarak başarılı olabileceğine inanıyorum. Ben de bunun için çabalıyorum.

  9. #39
    Emre Arolat

    mona

    Bu kitle ile ilgili gerçekten çok düşündük. Ortaya çıkandan ise tam olarak hoşnut olduğumu söyleyemeyeceğim. Ancak hoşnutsuzluğumun nedeni, bu kitlenin Bodrum’un mimari karakteri ile ilintili olan ölçek sorunu değil. Bu kitle, ilk tasarımımızda arazi eğimine paralel olarak duran bir prizma idi. Daha sonra -galiba korkudan- melezleştirildi ve üzerinde bugünkü dalgalı çatı tasarlandı. Bu da o kitleyi kararsız ve uzlaşmacı bir karaktere büründürdü. Büyüklüğün sorun olduğunu düşünmüyorum.

    Aynalara gelince... Fikir, peysaj projelerinde birlikte çalıştığımız S. Ata Turak’a aittir. Doğaldır ki karar birlikte verilmiştir. Yoldaki devinimin ayna üzerinden algılanması, benim bu karara ortak olurken içimi rahatlatan durumdur.

  10. #40
    Merhaba Emre Bey,
    Tasarım sürecinin sancılarla dolu bir dönem olduğu konusunu kabul etmeyen çok az kişi vardır sanırım. Ve kimi zaman bu süreç diğerlerinde olduğundan daha zorlu ve kendiniz için daha zorlamalı bir hale gelebilir. Sizin mimari dilinizi en çok yansıttığına inandığınız, sizi en zorlamasız ifade ettiğini düşündüğünüz, uygulama aşamasına geçerken tasarım sürecini en gönül rahatlığı ile bıraktığınız projeniz hangisidir?
    Ben tasarım sürecini tasarlayan var oldukça (uygulama şansı olmasa da kafada, belki de bir sonra ki projelerde) devam eden bitmez tükenmez bir olgu olarak kabul ediyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

  11. #41
    cdmannn

    Mimarlık

    Merhaba Emre Bey ,
    Öncelikle size iyi çalışmalar dilemek istiyorum. Ben YTÜ' de 1. sınıf Mimarlık öğrencisi aynı zamanda 2. sınıf Şehir bölge planlama öğrencisiyim. Kötü giden Türkiye şartlarında geleceğin mimarlarını ne gibi sorunlar bekliyor sizce ? 2. sorum ise : Hızla dönüşüm geçiren İstanbul'da mimarların durumu nedir ? Ne gibi zorluklarla karşılaşılıyor ?
    En son cdmannn tarafından düzenlendi : 25-12-2001 19:52

  12. #42
    Emre Arolat

    rennie

    Kiralık-Satılık yazıları hakkında yanlış yatırımların sonuçlarıdır diye düşünmeye alışmışken, bugün içinde bulunduğumuz ortam her türlü yatırımın yanlışlığı gibi “absurd” bir zemin oluşturdu. Bu nedenle bugün birçok yapının boş durmasına da pek şaşmamalı.

    Ancak, 9 Palmiye de Kalamış Residence da kullanılmaya başlandı.

  13. #43
    Emre Arolat

    FluxuS ?

    Modern, Modernizm, Modernite gibi kavramları açıklayabileceğimi sanıyorum. Ancak “modern-lik” devşirme bir anlam taşıyor olsa olsa.
    ... post-modern durum ve
    ... modern durum
    için yollamış olduğumuz çizimler, her türlü iki “durum”un “algılanması” konusunda eşsiz birer ipucu.

    Belki de soruyu, “modern olma durumu” diye yenileyebiliriz, ne dersiniz?

  14. #44
    AYDAN VOLKAN
    Merhaba

    Andre Gorz un Yaşadığımız Sefalet adlı kitabından:
    'Kölesi olduğumuz 'çalışma'dan kurtulmanın yolları.Çalışma, yaratıcılığı ifade eden ontolojik,felsefi anlamından tamamen kopmuştur bugünün sınırsız tüketim toplumunda'
    Bu alıntıdan yola çıkarak,dünya genelinde var olan hızlı tüketimin içinde mimar olarak bakışınız nedir?Çok mu üretiyoruz acaba?Hızına yetişmek zorunda hissettiğimiz bu koşullarda,tasarımın niteliğine gereken ,zamanı ve heyecanı verebiliyormuyuz?

    Ve son olarak ajite edici soru:Projelerinizi çözümlerken,tasarım ilkelerinizde tutarlılığı ve gerektiğinde durmasını bilen mesleki bilgeliği yakalamama rağmen ,yapıların cephelerine gelince popülist ve hiperaktif bir tavır ile karşılaşıyorum.Neden?

  15. #45
    FLuXuS
    ...sizce "modern olma durumu" nedir ?
    Eklenmiş İmajlar Eklenmiş İmajlar  

Konu ile İlgili Bilgi

Users Browsing this Thread

1 adet kullanıcı bu konuyu ziyaret ediyor. (0 üye ve 1 ziyaretçi)

Konunun Etiketleri

Mesaj Yazma Hakları

  • Yeni mesaj gönderemezsiniz
  • Mesajlara cevap veremezsiniz
  • Mesajlara ek yükleyemezsiniz
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •